YENİ İNSAN KAYNAKLARI “sorumlusu”

insan kaynaklarına dair bloglar almış başını gidiyorken bir baktım ki tüm yazarlar; işin piri olmuş yöneticiler, kitabını yazmış akademisyenler, yenilikçi eğitmenler. İnsan kaynakları uygulamaları hakkında yaratıcı yenilikler düşünüyor, akla gelmez senaryolar yazıyor, her gün farklı testler geliştiriyorlar. Biz yeni mezunlar ise ancak iş arama portallarında hızlı başvur seçeneği ile kendimize bir ofisin kapılarını aralamaya çalışıyoruz. Her iş görüşmesinde Tecrubeden örülme bir duvarın arkasındaki yöneticilere sesimizi duyurmak için didinip duruyoruz.

Bende kafamı o tecrube duvarına çokça ve çoğu zaman sertçe vuran taze İ.K’cılardanım. 2 saatlik mesafedeki iş görüşmelerinde 3. kez çağırılıp ‘ya herşey iyi hoş da tecrubeniz yok. Cık biz sizi alamayız’ diyip geri gönderilmişliğim ne çoktur. Eş dost akraba zaten çalışacağınız bölüm ile ilgili pek birşey bilmezler, bir de üzerine gördükleri her adama size iş bulması için rica da bulunurlar. Ben bir akrabamın sanayideki oto tamircisinin referansı ile iş görüşmesine gitmiş insanım. Üstelik bu yardımsever adam referanslara adımı yaz mutlaka dedi diye ümitlenip kurumsal bir firmanın başvuru formunda referanslarıma HİKMET BEY – HİKMEK OTO KAPORTA yazmışlığım bile var. Gel gelelim sonuç yine aynı.

8 ay koşturdum böyle sonunda babam annemin cam silmek için kullanacağı gazetenin kenarından PERSONELCİ yazan bir ilan görmesi ve beni apar topar görüşmeye çağırmaları ile bir yılımı verdiğim firmama İNSAN KAYNAKLARI SORUMLUSU olarak girmeyi başardım. Eveeeettt. SORUMLU. eleman değil, uzman yardımcısı değil, uzman değil, SO-RUM-LU.

Hayaller İ.K’cı, gerçekler MAAŞLARI NE ZAMAN VERECEN KIZIM SEN! İşe bir gelişim var, yol buyunca yeni bir ücret sistemi düzenlemeyi, görev tanımları üzerinde düzenlemeler yapmayı düşünüyor, hangi anketi ilk önce yapsam karar veremiyordum. Okulda gecelerce çalışmak zorunda olduğum, vize final kağıtlarına sayfa sayfa yazdığım tüm o teorileri, kuramları, teknikleri uygulayacak ve çalışmalarımın meyvesini kremşantiye batırıp afiyetle yiyecektim. sonra gelsin iş teklifleri gitsin seminer davetleri. Hani filmlerde böyle kargaşık garip bi ses gelir ve esas kız hayalinden uyanır ya, tam da böyle oldu. Ben topuklularımı çekmiş firmanın kapısından tıkır tıkır girerken geldim kendime, önümden bir kertenkele geçti ve sanırım çığlığımdan ötürü kuyruğunu bana hediye etti. İnşaat sektöründe İzolasyon alanında faliyet gösteren bir firmaya girdiğimi söylemedim  tabi ben size. Bahçesinde son model arabalar bulunan ama çatısında farelerin haraç istediği, topukluları çıkartıp iş güvenlik ayakkabıları ile şantiyelere dalmak zorunda olduğum, asla ama asla insan kaynakları uygulamaları adına tek bir kalem oynatamadığım bir firmanın İnsan Kaynakları sorumlusuydum artık.

Maaş haftasında işe başlamak gerçeklik kapılarını erken açmama yardımcı oldu. Elden para veren bir firmanın bolca İŞ HUKUKU dersi almış yeni mezun personeliydim. Ben henüz bunu sindirememişken şantiyeden bir yığın işçi dikildi önüme “Abla 20 lira fazla versene kimseye demem, 0,25 Kuruşumu vermedin bacım, senden önceki bi paket sigara alırdı bize, pek de genç bu kız beceremez bu işleri, ooo çıtır gelmiş oğlum dur dalga geçelim” laflarını duymadan hakkı neyse onu verdim ellerine. Ama haklarının çok daha iyisi olduğunu, daha korunaklı şartlarda çalışmaları gerektiğini, canlarının pamuk ipliğine bağlı olduğunu çok sonra anlayacaktım.

Hevesliydim, bilgilerim tazeydi, başladım çalışmaya. 1 yılın üzerine gün sayarken yazıyorum bunları. Bir Blogda yeni yetmeden okuyun dedim.

Reklamlar

Romeo and Juliet

Her ortalama Türk vatandaşı gibi bende ingilizceyi derdimi anlatacak kadar bilenlerdenim. Oldukça soğuk bir espriye dönüşmüş olsa da ben gerçek anlamı ile yazıyorum ki derdim de ingilizce bilmemek. Kariyer hedefleri olan, gönlünü İ.K ya vermiş, gözünü yöneticiliğe dikmiş her taze mezun gibi bende çat pat ingilizce konuşuyordum ki  “Dur Taze, Bilmeden gelip girdiğin bu sularda şakır şakır ingilizce mülakat yapmak zorundasın” dedim kendi kendime ve  bir kursa başladım. Seviye tespit iyi geçti İntermadiate kurundan da eğitime başladım.

Kursa başlamak iyi de geldi açıkcası. Kendim için birşey yapıyor olma hissi motivasyonumu da arttırdı. Cesaret işi olduğunu anladığımdan beri de İngilizceyle daha samimiyiz. Kurs da oldukça iyi. Çok uluslu bir hocamız var ki dünya tatlısı. Çinli görünümlü arap-kırgız melezi bir hintli kendisi. Onüç dil konuşan bir kitabı dört farklı dilde okumadan o kitabı tarafsız yorumlayabileceğini düşünmeyen bir adam Seth.

Bu akşam kurslar için yazılmış o sıkıcılıkta çığır açmış kitaptaki konumuzun başlığıydı Romeo  and Juliet. Daha ne kadar sıkılabiliriz konusu belirsizliğe doğru yol alırken Seth  sizce aşk nedir diye sordu. Sınıf sustu. Haftanın altı günü belirsiz iş saatleri ile çalışan, iş telefonunu uyurken bile yanıbaşından ayırmayan, haftanın dört akşamı gecenin kör saatine kadar ingilizce kursuna giden ve yeni evli olup bir ev geçindirmeye çalışan ben, daha evdeki kedinin sevgisini vermeye yetemiyorken aşk nedir diye düşünmek aklımın ucundan bile geçmezdi.

Garip bir his doldu sınıfın içerisine. Aşk neydi? Hepimiz aşkımlarla dolu mesajlar atıyorduk  ders sırasında genelde. Benim mesajlarım daha çok Aşkım renkli çamaşırları atmıştım makineyi çalıştırır mısın yada aşkım kedinin  kumunu temizlemeyi unutma şeklinde gerçi ama olsun. Aşkım dediğim biri var hayatımda.

Evliyim ben ve bunu severek başardım. Ama hayatın bu temposunda sevgilime ayıracak vakti geçtim sevgimi yorumlayacak kadar bile vakit ayırmamışım kendime. Biraz üzerine düşününce şöyle bir açıklama yaptım bizim çok uluslu hocaya.

Bizler aşkı çok büyük bir şey gibi görüyoruz ve üzerine haddinden fazla anlam yüklemeye çalışıyoruz. Halbuki Aşk iki çemberin kesişmesinden ibaret. İnsanlar hata yapıyor bence. Biriyle beraber olduklarında yada evlendiklerinde artık iki çember olmayı bırakıyorlar. Tek bir çemberin içinde sıkış tepiş yaşamaya çalışıyorlar. Oysaki benim aşık olmadan yada evlenmeden önce bir hayatım hedeflerim arkadaşlarım hatalarım tabularım vardı. Tabi karşımdakinin de. Eeee…Çöpe mi atayım bunları. Aşk her zaman yürümez. Aşk ölümsüz değildir bence. Siz kendi çemberinizi bırakıp başka bir çemberi hayatınız haline getirir iseniz ilişki yürümeyip taraflar biri gittiğinde bir çemberiniz kalmayacak. Hayat durmadan bir şeyleri değiştirdiği için dönecek bir çemberiniz de olmayacak. Seth’e bu açıklamayı yaparken anladım neden evlendiğimi ve neden mutlu olduğumu. Benim bir hayatım var. Taze kocam içeride dizisini izlerken, ben bunları yazabiliyorum balkonumda. Elma soyup bıçağın ucunda ona uzatıyor olurdum aynı çemberde olsaydık, hemde o benim hiç anlamadığım bir diziyi izliyorken. Yada kurs çıkışı bir şeyler içmeye gidiyor olmak bir izin konusu olmadı asla. Bizim çemberlerimiz evliliğimiz ile kesişiyor sadece. Ortak bir alanda yaşıyor ve bundan inanılmaz keyif alıyoruz. Zaman zaman çemberlerimiz daha çok yaklaşıyor birbirine ama durup dinlenmek istediğimizde kendi çemberimizin ücra köşelerinde içimizden şarkılar söyleyebiliyoruz kimse duymadan. Aşk bir ben olma meselesi bence. Yanında ben olabildiğiniz birini bulmak aşk.

Diyeceğim o ki dostlar;

SU GİBİ OLUN. GİRDİĞİNİZ KABIN ŞEKLİNİ ALIN AMA ASLA SU OLMAYI BIRAKMAYIN. VE ARADA DÜŞÜNÜN AŞK NEDİR?

BİRİSİ STRES Mİ DEDİ

Günaydın canım kendim!

İş görüşmesine gitmek için harika bir gün değil mi?

Kimse hiç bir iş görüşmesine böyle gitmez sanırım. İş görüşmesine gitmek başlı başına bir iştir benim için. Aşamaları olan, uğraştıran, hazırlık gerektiren ve sonuçları olan bir iş. Başvurduğunuz şirketin profiline ve departmanın gerekliliklerine göre giyinmek için bile zaman harcanıyor ve bu bile stres yaratıyor insanda.

Katıldığınız görüşmeden sorumlu yönetici de sizi kendi işlerine uygun musunuz diye bir çok testten geçiriyor. Doğru kararı verebilmek, doğru kişiyi istihdam edebilmek de onlar için önemli sonuçta. İş görüşmesi kendini tanıtmanız ile başlar ve sonrasında beşeri ilişkilerde yetenek, problem çözme becerisi vb bir çok konuda sorular cevaplarsınız. Ama bir konu var ki karşınızdaki kişinin amacını asla anlayamazsınız. Stres altında çalışabilir misiniz? Bu bir soru olarak koyulursa önünüze verilecek bir çok cevap var tabii. Ama işinde uzman İnsan Kaynakları yöneticileri bu konuda oyun oynamayı severler. Oyunun kuralları vardır. Önce kötü polis olup, ben öldürdüm abi, tanımıyorum ama kesin ben öldürmüşümdür dedirtecek kadar gelirler üzerinize. Kural burada girer devreye. Yönetici istediği doneyi elde ettikten sonra bunun bir test olduğunu söylemek zorundadır. Çünkü eğer işe alınır iseniz o kişiye karşı herhangi bir problem yaşamamanız gerekmektedir. Ayrıca her ne kadar oyun olsa da kişiliğinize yönelik eleştiriler yapmak, aşağılamak yasaktır oyunda. Ama her mahallenin vardır kötü – iri ve şişman çocuğu ve o hep oyunu istediği gibi oynar. Kuralları hatırlatanların ise canını bir hayli yakar.

Böyle bir iş görüşmesi atlattım bende. 2. görüşmemdi ve ilk görüşme insan kaynakları müdürü ile olmuş ve çok da iyi geçmişti. Müdürümüz ile elektriğimiz tutmuş ve kartlarımız gayet açık şekilde dürüst bir görüme yapmıştık. Bu departman için gerekli olan ve benim henüz sahip olmadığım tüm konuları gayet güzel ve yapıcı şekilde açıklamıştı kendileri. İşe alınmayacağımı düşünerek ayrılsam da değerli bir insan tanımış ve kendimi bir dış göz sayesinde incelemiştim. Mutlu ayrılmıştım görüşmeden.  İkinci görüşmeden çıktığımda ise sinirden gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kurumsallaşma eğitimi alan firmanın iş görüşmelerine eğitimi veren hocamız da katılıyormuş. Katil olacağım sandım. Ailemin tek çocuğu olduğumu öğrendiğinde “şımarığın tekiyim diyorsun yani” dedi. Personeller dedim konuşurken. Personel-ler ne yaauuauauğğğ dedi. neymiş efendim harem- haremlik gibi miymiş bu. bardak-bardaklık deseymişim bari. çaydan-çaydanlık olmuyormuş mesela. İçimden bu bir stres oyunu dedim ve yeni bir şey öğrenmemi sağladığı için hocamıza teşekkür ettim. Yeni mezundum. Bulduğum ilk iş yerinde yapabildiğim her şeyi yapmaya çabaladım. Bir aile şirketinin gereksiz görülen departmanına haliyle pek yatırım yapmıyorlar. Deneme sürümleri ile bile bir çok tablo ve veri hazırlamaya çalıştım ama bunlar bu pek saygıdeğer hocamız için yeterli değilmiş. Hatta insan kaynakları müdürüne dönüp beni gösterip,”BUNLAR” neden çalışmak isterler anlamam’ dedi. Bana personel kelimesinin -ler eki alıp almadığına dair Türkçe dersi veren saygıdeğer profesörümüz bir insana “BU” diye hitap edilmeyeceğini bilmiyordu sanırım. Bizden ne bekliyorsun oldu son sorusu. Firmanın İnsan kaynakları açısından daha önce hiç çalışmadığım alanlarda gelişim gösterdiğini ve bu nedenle bana güzel bir okul olmasını istediğimi söyledim ve bu gerçekten samimi bir cevaptı. Beni işe alsınlar nasıl olsa sonra yatarım diye geçirmedim içimden. Çünkü kendimi geliştirmek için her adımı atabilecek vizyonda bir insandım. Suçladı beni. Ne kadar para vereceksin bize dedi. Çünkü okullar ücretli olurmuş. Benim bu şirketten öğreneceklerim bir bedeli olmalıymış. Benim ortaya koyacağım emek karşılığında ücret ödenmesi gereken bir şey değilmiş.

Çıktım görüşmeden. Ben asalak değilim diye bağırmak istiyordum. Henüz 25 yaşındaydım ve bulabildiğim en iyi işi bulmaya çalıştım. Ülkenin durumu malum. 20 yaşını aşmamış 2 üniversite bitirmiş 5 yıl yöneticilik deneyimi olsun diye ilanlar yazılıyor bu ülkede. İş bulma imkanları Aslanın ağzında bile değil (ki öyle olsaydı kafamı aslanın ağzına sokar dişlerimle alırdım o imkanı) aslan yemiş bitirmiş, sindirim elemanlarında öğütüyor imkanları. Bende bulabildiğim ilk işte elimden gelen bütün çabayı göstererek kendimi geliştirmeye çalışıyorum. 35 yaşına gelmiş kendisi için bir şey yapmamış ve yapmaya niyeti olmayan, sabah mesai bitsin diye işe gelen, ay sonunda maaşı alayım diye bekleyen bir insandan ibaret olsaydım koymazdı bu söyledikleri. Bu kadar yaralamazdı en azından.

Peki sevgili hocam, bunca yıl bir çok öğrenci mezun ettiniz. Hangisi okuduğu yıllarda derslerinizde iş görüşmesi yapmayı öğrendi. Hangi insan kaynakları dersinizde uygulamalı bordro eğitimi verdiğiniz. Hangi öğrenciniz okuldan çıktığı gibi bir holdingin insan kaynakları departmanında yer aldı da balanced score card uygulamaları yaptı. Bu yaptıklarınızın görüşme teknikleri ile ilgili olduğuna inanmıyorum ama ben yine de cevaplayayım. Stres altında çalışmak mı dediniz hocam…

EĞER SİZE KÜFÜR ETMEDEN O GÖRÜŞMEDEN ÇIKTIYSAM STRES ALTINDA ÇALIŞABİLECEĞİMİ KANITLAMIŞIM DEMEKTİR.

 

Siz hiç dokuzuncu kattan düştünüz mü?

Bin bir hevesle açtığım blogta yazı yazmadığımı fark ettim az önce. İş güç yoğunluğu işte demeyi isterdim. “ayyyşşşhhhh canım bugün bilmem kaç tane iş görüşmesi yaptım kafam şişti vallahi” diye güzel bir hava atmayı da isterdim. ama hayır ben işimden nefret ettiğim için yazamadım bir süredir.

inşaat sektöründe PERSONELCİ ( ki hala personel satmıyorum) iseniz, işe gitmediğiniz gün en kötü gününüz olur. çok saçma değil mi ama gerçek bu işte!

Taze İ:K cı olduğum kadar, taze evliyim aynı zamanda. haftanın altı günü çalışıp düğün hazırlığı yapabilecek kadar da iyi organizatörümdür. gün sayıyorum geçenlerde düğüne, kalmış bir hafta. 3 gün sonra izine ayrılıyorum. Geldim işe. Sabah kahvemi yudumladım, sigaramın dumanını tellendirdim. ve telefonun sesini duydum.

Taze İ:K cı adam düştü dokuzuncu kattan dediler. İnsanlığımı kaybettim o an. Çünkü adını sormadan önce özlük dosyalarımın bulunduğu dolabın kapağını açmıştım. Eğitimi tam mıydı, eksik belge var mıydı korkusuyla. sonra sordum adını. Bizim on dokuzluk taze yalıtımcıymış düşen. Dosyası elimde hastane yoluna düştüm ama saçımı mı yolsam kollarımı mı ısırsam bilmiyordum. Kafam tıka basa doluydu ama o kalabalıkta tek bir düşüncenin sesini bile net duyamıyor dolayısı ile ne düşündüğümü bile bilmiyordum.

Hastahaneye vardığımda her ay maaş sırasında saçma sapan espriler yapan, hakedişi geç çıktığında kavga kıyamet ortalık yıkan ekibimin her üyesi ile ayrı ayrı göz göze geldim. Ellerini tuttum, gözlerine bakıp iyileşecek dedim. Oysa ki daha olay yerinde vefat ettiğini, ambulansın geç geldiğini biliyordum ama onlar bilmiyordu.

Patronumla göz göze geldim sonra. öfkelendim. benim uyarılarımı dikkate alsaydın dedim içimden. Yapmak istediklerime izin verseydin diye haykırdım, tabi yine içimden. Çünkü teni kireç gibiydi. dudaklarını kemiriyordu. İşçiler ne tepki verecek diye korkuyor yanlarına yaklaşamıyordu. Durdum, bir daha baktım. Dosyasını gösterdim evrakları tamdı dedim. insanlığımı uzaklaştırdım kendimden yeniden. Meğer almışız önlemleri. Taze yalıtımcı bir insanın sığmasının imkansız olduğu bir boşluktan kaymış aşağıya. Hatta olay yeri ekipleri intahardır, yoksa düşemezdi dediler.

Garip bir his. Hiç bir ilginiz olmadığı halde bir KATİL gibi hissediyorsunuz. Sonra bakıyorsunuz işçi dediğiniz adamların hepsi ahbap olmuş. En yakınınızı kaybetmiş gibi hissediyorsunuz, içiniz acıyor. Patronunuza dönüyorsunuz. onu kurtarması gereken eleman olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bir parça kağıtla bir canı tartmaya kalkıyorsunuz.

Düğünüm geldi aklıma. Yediremedim. Ben ertelerim dedim patronuma. İzin vermedi. Düğün ayrı şey dedi. Gel de bana sor o düğünü. Elimde şirket hattımla nikah kıydım ben. bir şey olursa diye.

O yüzden işe gelmediğin her gün en kötü gün oluyor işte. Her ambulans sesini sahipleniyor, hangi şantiyeden gelebilir diye hesap yapıyorsunuz, belki de içinde doğuma giden bir kadın var. Ama korkunuzu dizginlemek çok zor. Birine bir şey olursa diye bulunduğunuz her mekandan ofise gidiş hızınızı hastahaneler arası mesafeleri hesaplama hastalığına tutulursunuz.

Belki ben abartıyorum bütün bunları. Belki sizler evet acı bir olay ama aşmak lazım diyorsunuzdur. ama siz 0ndokuzluk taze yalıtımcının 24 santim boşluktan nasıl geçebileceğini hesaplamadınız. siz on dokuzluk taze yalıtımcının düşmeden önce tutunmaya çalıştığı duvarda yeni yaptığı sıvanın üzerinde tırnak izlerini görmediniz. Sizin elinize onun arka cebinde duran düştükten sonra parçalanmış ekranı kanlarla kaplı telefonunu  vermedi hastane polisleri. ve siz üç gün sonra düğün yapmadınız. isteksizce akrabalara gerdan kırarken içinizde beni affet taze yalıtımcı diye fatiha okumadınız.

En acısı ne biliyor musunuz. Ondokuzluk taze yalıtımcı lüks bir sitenin bilmem kaç metre karelik balkonunda yalıtım yaparken düştü aşağıya. O bina bitti şimdi. Tırnak izleri kapatıldı. satıldı hatta o daire. Hemde üç cocuklu tatlı mı tatlı bir aileye. Bilmiyorlar o balkonda ondokuz yıllık hayallarin son bulduğunu, tırnak izlerinin yerlerini bilmiyorlar. Onların kahvelerini yudumlayıp çocuklarının yanlarında oyun oynadığı o balkondan dokuz kat aşağıya düşene kadar ne hisseder insan, nasıl korkar, hayatının hangi anıları geçer gözlerinin önünden ve düştüğünde canın yanar mı yoksa düşmeden ölmüş mü olursun bilmiyorlar.

Ben mi?  Ben de bilmiyorum. Ama tüm ihtimalleri hayal ederek taze yalıtımcının acısını anlamaya çalışıyorum. İnsanın kaynağını anlayan, insanı anlayan, acıyı anlayan, başarıyı anlayan, ummutsuzluğu anlayan bir İ:K cı olmaya çalışıyorum.

Bizi affet ondokuzluk taze yalıtımcı. S.Z anısına…..

PERSONELCİ NEDİR YA?

İşte ilk günlerimdi. Artık İnsan Kaynakları Sorumlusuydum. Ve yalnızca kendimden sorumluydum çünkü departman tek kişilikti. Kartvizitimde yazan sorumlu unvanı koca bir kandırmaca idi yani. Firmaya alışmaya çalıştığım bu günlerde firma da bana alışmaya çalışıyordu aslında. Kitap okumayı çok sevdiğim ve okuduğum bölümle ilgili güncel kalabilmek adına makaleler takip ettiğim için bu kelimeler günlük konuşmalarıma yansımaya başlamıştı. Ve bu firmada oldukça eğlenceli günler geçirmemize neden oluyordu. Perspektif dediğimde ne “ters tepkisi bacım haşa” diyen ustam oldu benim.

Firmanın ortaklarından Gıcık bey yanıma geldi bir gün. ilk defa kendisiyle konuşuyorduk. bana ne iş yapacağımı sordu. İnsan kaynakları’nı günlük hayata HR diye kullandığımız için HR diye yapıştırdım cevabı. Ne peysajı diye de vuruldu o cevap yüzüme. Kendime kızdım tabi ne bilsin adam ingilizce kısaltmayı. İ.K’cıyım dedim. Anlayacağını ummuştum ama kimi ikaz edicen, iş güvenlikçi misin yoksa dedi. Ve ben bittim. Ben öldüm. O an kendimi yabancı bir cisim yada gereksiz bir ev aleti gibi hissettim. Zira karşımdaki adam için de öyleydim.

Açıkladım sabırla yok İnsan kaynakları yani personelden sorumluyum dedim. “HAAA PERSONELCİYİM DESENE” dedi. Ölüm gibi birşeydi ama kimse ölmedi dizeleri kulaklarımda çınladı yeniden.

PERSONELCİ NE YAAA? gayriihtiyari döküldü bu yakarış dudaklarımdan. kelimeleri havada tutmak istedim. sesim Gıcık beyin kulaklarına varamasın istedim ama olmadı. Tepkim o kadar doğal ve bilinçsizdi ki Gıcık bey yakın hissetti kendini bana. Sonra da abi kardeş gibi olduk. Hala dalga geçer kendisi benimle “naber kız personelci” diye.

Personel satmıyor iseniz personelci değilsiniz. kulağa hem çok kaba hemde edepsiz geliyor bu terim. Personelin eğitimi mi alanınız, istihdamı mı yoksa özlük işlemlerinden mi sorumlusunuz kimse bakmıyor benim sektörde. İşe başladın mı, eveeettt muhasebesi de geliyor önünde şantiye maliyetleri de hakedişlerde, İ.K’cı olmak istediğim firmada PERSONELCİ oldum yine iyiydi. Bir sonraki adım kendimi şantiyede yalıtım yaparken bulucam diye korkuyorum.

Pazarlamacıdan İ.K’cıya

İnsan Kaynakları bir firmanın kara kutusudur. Firmanın profilini de bu departman oluşturur. İnsan kaynaklarını bir çok kişinin bu kadar önemsemediğini gördüğüm için acaba ben mi takıntı haline getirdim de abartıyorum dediğim çok oldu. Ama firmanın profili orada çalışanlarla oluşur ve o çalışanları bu departman seçer. Agresif bir yönetim biçimini benimseyen İ.K daha hızlı sonuç alan, çözüm odaklı, hızlı çalışan personel seçimleri yapar örneğin. Yani İ.K’cının profili neyse firma da o yöne doğru hareket eder. Bu nedenledir ki; İnsan Kaynakları personelini hep felsefe yada sosyoloji öğretmenlerine benzetmişimdir.

Bir okulda beş matematik öğretmeni, on edebiyat öğretmeni varken felsefe grubu hep bir yada iki ile kişi ile sınırlı olur. Atamaları zordur. Yıllarca dershanelerde sürünür bir yandan da KPSS kitaplarını koleksiyon yaparlar. İnsan Kaynakları için de durum aynı. Sirkülasyon azdır. Zor atanan felsefeci gibi tutunur koltuğuna İ.K’cılar. ve bir firmada 30 Mühendis çalışıyorken İnsan kaynaklarında bütün departman 3 kişidir. Tabi o da orta sınıf bir işletmeyse. Benim gibi küçük ölçekli bir firmanın kendinize göre İ.K’cısı işvereninize göre PERSONEL’cisi ve kalan herkese göre artık muhasebe işlerini yapmak zorunda olan bir çalışanıysanız tek dişi kalmış canavar olursunuz genelde. Bu yüzdendir ki, zor atanırız firmalara. Eğiticisi yoktur pek insan kaynaklarının. Departman Müdürü yoğundur ve eğitmek için harcayacağı süreyi boşa giden zaman  olarak görür, aslında bu kadar acımasız değiller, kendi öğrencilik zamanlarını unutmaz hiçbiri ama sektör hızlı değişirken bir taşı yontmaya çalışmak, şekil vermek, parlamasını sağlamak masraflı bir uğraştır.

Diplomasını eline alan, Kepini kuş misali gökyüzünde kanatlandıran her yeni mezun ertesi sabaha “eee anlat bakalım bizim oğlan ne iş yapıcan sen şimdi” sorusu ile uyanır ve kabus başlar. Gerçi kabusun henüz farkında değildir bizim oğlan. Kariyer, Secretcv, Yenibiriş üyelikleri tamamdır ve tüm ilanlara başvuru yapılmıştır. Bugüne bugün üniversite mezunudur. Kanunları yalamış yutmuştur. Hemen bir gazete alır ekonomi haberlerini takip etmeye çalışır. Geleceğinde pazarlamacı olmak olduğunun henüz farkında değildir. Gelen her iş görüşmesi davetinin hemen ardından ilk maaşı ile ne yapacağının hayellerini kurar ve eli boş evine döner. Tecrube ile tokalaşırken eli kırılmıştır. Takım elbisesi ile kafası otobüs camına vura vura düşünür, “İnsan Kaynaklarında iş bulana kadar başka işler bakayım, sonuçta bir yerden başlamak lazım” der ve sektör, ürün gözetmeksizin Pazarlamacı olur. LC Waikiki de tezgahtarlık yapar.

Çocuğa her gün çalış artık diye baskı yapan eş dost akraba mutludur lakin bizim Taze İ.K’cı hayallerinden uzaklaştığını hisseettiği için mutsuz ve umutsuz. Bilgiler unutulmaya başlar, özgüven eksilir… Elbet bir gün İ.K’cı olacaktır ama ne zaman?